Başlangıç > eKitapOku, KitapDünyası > Ömür diyorlar buna

Ömür diyorlar buna


Ömür diyorlar bunaÖmür Diyorlar Buna.

Ayfer Tunç

Mayıs 2002

Yayına Hazırlayan: Yekta Kopan

Düzelti: Deniz Karcı

Tasarım: Faruk Ulay

Tasarım Uygulama: Murat Gülsoy

Yazar Hakkında

Ayfer Tunç 1964’te Adapazarı’nda doğdu. Istanbul Erenköy Kız

Lisesi’ni ve IÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Edebiyat üzerine ilk

yazısını 1983’de Edebiyat 81 dergisinde yayımladı. 1989 yılında

Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı’na

katıldı, Saklı adlı öyküsüyle birincilik ödülü kazandı. Aynı yıl ilk hikâye

kitabı olan Saklı Cem Yayınevi tarafından yayımlandı. 1989 yılında

gazeteciliğe başladı. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl

gazetelerinde çalıştı. 1992 yılında ilk romanı Kapak Kızı Simavi

Yayınları tarafından yayımlandı. 1995 yılında Oya Ayman’la birlikte

yaptığı bir gazetecilik çalışması olan Ikiyüzlü Cinsellik adlı araştırma

kitabı Altın Kitaplar’dan çıktı. 1996’da Mağara Arkadaşları, 2000’de

Aziz Bey Hadisesi adlı öykü kitapları da Yapı Kredi Yayınları

tarafından yayımlandı. 2001 yılında, 70.li yıllardaki hayatımızı

anlattığı, ilgi gören kitabı Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek,

önce altKitap.ta ardından Yapı Kredi Yayınları tarafından

yayımlandı. Tunç, 94.9 Açık Radyo.da yayınlanan Ubor-Metenga

adlı bir edebiyat programının yapımcıları arasında. Kitap-lık ve

Hayalet Gemi dergilerinde yazmayı sürdürüyor.

Özür dileriz Cesi demek için geç mi kaldık?

Yekta Kopan

Çocukluktan ergenliğe geçtiğim yıllarda en çok, okuldan sonra ya

da hafta sonlarında, Ankara’nın Tunalıhilmi caddesinde sevdiğim

birkaç arkadaşımla birlikte geçirdiğim anlardan keyif alırdım. Cadde

boyunca bir aşağı bir yukarı yürürdük. Her gün Hürriyet’in seri ilanlarını

neredeyse ezberleyen Yusuf’un gazete büfesinde soluklanır ve

gazeteleri, dergileri (özellikle yabancı dergileri) karıştırmamıza ses

çıkarmadığı için ne bulursak okurduk. Levni Kitapevinde Maoist bir

örgüte üye olduğu için bir süre “içeride yattığını” sonradan

öğrendiğimiz Murat ağabey Şolohov’u, 1968 yılında Amsterdam’da

olmanın ne demek olduğunu öğretmekten keyif alan Ömer ağabey de

King Crimson’u anlatırdı. Harçlıklarımızı ne kadar biriktirsek de almaya

gücümüzün yetmediği plakların kapaklarına hafızamıza kazımak için

uzun uzun bakar, ucuz olduğundan Yazko yayınlarının cep

boyutundaki kitaplarını tercih ederdik. Subora kırtasiyecisindeki ciltli

defterlere her seferinde ciddi bir alıcı edasıyla bakar, asla bir şey

almadığımız halde “Gençler, bir de bunlara bakın,” diyen ve yıllar

sonra aynı ses tonuna sahip oğlundan “görevinin başında öldüğünü”

öğreneceğimiz kasadaki amcaya sevgiyle gülümserdik. Sonra da

Ankara’nın en taze leblebisini satan Emek’ten aldığımız kuruyemişleri

ceplerimize doldurup Kuğulu Park’ın içindeki çay bahçesine

yollanırdık. Parkın girişine gelmeden Bimbo hamburgere ve Kıtır Piliç’e

yutkunarak bakar ama birine paramız yetmediğinden öbürüne ise o

kadar sigara dumanlı bir ortamda bira içerken evdekilerden biri

tarafından görülmek korkusundan giremezdik. Onbir oniki yaşında

olmasına karşın elleri buruş buruş olan simitçi Muhammed’in susamlı

ya da koz helvalarından birini aramızda paylaştırdıktan sonra parkın

girişinde “seyyara çıkan” okul arkadaşımız Gökhan’ın yanına uğrardık.

Ailesinin parasal durumunun iyi olmasına karşın çocuk yaşta kendi

Önsöz – Yekta Kopan i

paramı kendim kazanacağım diye tutturan Gökhan, bizi görünce

tezgahı bir süreliğine de olsa bırakacak birilerini görmenin keyfiyle el

sallardı. O koşar adımla tuvalete giderken biz de mevsimine göre

kazak, gömlek, çorap, terlik, tükenmez kalem, tezgahta ne mal varsa

onu satmaya çalışırdık. Parka her girdiğimizde nasıl olduğunu

anlamadan satın almış olduğumuz “Gökhan Ticaret malları”

ellerimizde olurdu. Elimizde kalan koz helva parçalarını kuğularla

ördeklere her atışımızda, iyi bir şey mi kötü bir şey mi yaptığımızı

tartışırdık: “Ya helvadaki şeker gagalarını birbirine yapıştırırsa?”

Çay bahçesindeki bütün garsonlar tanırdı bizi. Saatler boyu oturur,

çay üstüne çay içer, sağda solda tanıdık bir olma tehlikesinden

çekinerek masa altına zulalayarak sigara tüttürür, yoldan geçen

arkadaşları masamıza davet ederdik. Ankara Seyranbağları

Huzurevinde ömrünün son günlerini geçirmekte olan şair Enver

Gökçe’yi ziyarete gittiğimizde hemşireler tarafından nasıl kapıdan

kovulduğumuzu anlatırdık, o üzüntü anında yanımızda olmayanlara.

Bir gün trene atlayıp Istanbul’a gitmenin, Edip Cansever ve Cemal

Süreya ile tanışmanın planlarını yapardık. Seyrettiğimiz filmler,

okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz şarkılar üstüne ahkam

kesmelerimizle uzayan sohbetlerimiz havanın kararmasına kadar

sürerdi çoğu zaman. Ama kimi zaman sohbet eden değil, dinleyen

konumuna geçerdik. Çünkü masamız davetsiz bir misafiri ağırlamak

zorunda kalırdı: Cesi. Köşeli çenesi, sert elmacık kemikleri, kısık

bakan gözleri, seyrek sakalları, geriye doğru taradığı saçları, yaz kış

üstünden çıkarmadığı kolları kesik t-shirt’ü, zaten oldukça iri görünen

pazılarını daha da güçlendirmek için elinden düşürmediği yayı,

paramparça olmasına karşın asla boyasız görmediğimiz askeri

botlarıyla beklenmedik bir anda çıkıp gelirdi Cesi. Hemen çayını

söylerdik ve o güne kadar duymadığımız yeni bir hikâyesini dinlemeye

başlardık: Kimi zaman Paris’e götürmek üzere Adana Incirlik

Üssünden kendisine verilen çok önemli bir çantayı ne güçlüklere

karşın hedefe ulaştırdığını anlatırdı, kimi zaman da arka mahalledeki

kızların namuslarına dadanan itlere nasıl derslerini verdiğini. Cesi’nin

maceralarında ülke, dil, din, ırk ayrımı yoktu. Tek bir koşul vardı;

Cesi’nin akıl almaz bir kahramanlık yapması. Paraşütsüz uçaktan

atlar, tek başına otuz kişinin arasına dalar, yüzüğüne yerleştirdiği

fotoğraf makinesiyle haydutların maskesini düşürür, kulağı iyi

duymayan yaşlı bir teyzeye kendi elleriyle özel bir dinleme cihazı

yapardı. Ne nerede yaşadığını öğrenebildik, ne de sessizce ortadan

kaybolduğunda başına neler geldiğini.

Ne zaman defterimin boş sayfalarından biriyle yüz yüze kalsam, o

tarihlerde bizim için sadece bir alay konusu olan Cesi’nin hikâyesini

yazmak isterim. Ama ilkgençliğimin gerçekleri, kendi dünyasının

tartışılmaz kahramanı olan bu adamın gerçekliği ve yazının gerçekliği

arasında sıkışıp kalır ve Cesi’nin naif maceralarını bir türlü yazıya

dökemem. Ayfer Tunç’un “Ömür Diyorlar Buna” adını verdiği

kitabındaki metinleri okuduğumda, ister istemez bir kere daha Cesi’yi

düşündüm. Tunç, tıpkı romanı “Kapak Kızı”, hikâye kitapları “Mağara

Arkadaşları” ile “Aziz Bey Hadisesi” ve yaşam üstüne bir anlatısı olan

“Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek”de olduğu gibi hayat

üstüne, insan üstüne, içeriden kayıtlar tutmaya devam ediyor bu

yapıtında da. Kadınlar var bu metinlerde, çocuklar var, ünlüler var…

Toplum içindeki konumları, dinleri, dilleri, varoluşu algılayışları,

yaşama bakışları ne olursa olsun insanlar var. Kimi zaman bir

gazetecinin kimi zaman bir kurmaca yazarının kurgu anlayışıyla

hikâyelerini okuduğumuz ‘gerçek insanlar’. Bana sadece Cesi’nin

değil, gazeteci Yusuf’un, Kırtasiyeci amcanın, Maoist Murat ağabeyin,

gönlü Amsterdam’da kalmış Ömer ağabeyin, yaşlı çocuk

Muhammed’in, Gökhan Ticaret’in, Enver Gökçe’nin ve belki de en

önemlisi kendi gençliğimin hikâyelerinin değerini hatırlatan ve Ayfer

Tunç’un büyüleyici anlatımı, usta kurguları, kusursuz Türkçe’siyle

karşımıza çıkan ‘gerçek insanlar’.

Biz senin hikâyelerinle hep alay ettik, senin saatler boyunca

yorulmadan anlattığın maceralara gülüp geçtik Cesi. Şimdi Ayfer

Tunç’un satırlarında Fatma Bayraşevski’yi, Şapkacı Arlet’i, Aylin Işık’ı,

Nil Göncü’yü, Efsun’u, Çarli’yi, Nâzımsever ilkokul öğrencisini, Yusuf

Atılgan’ı, Mîna Urgan’ı, Hüseyin Rahmi’yi, Zeki Müren’i okurken

hepimiz kendi yaşamlarımızın unutulmuş insanlarına şapka

çıkaracağız. Bu kitabın büyülü dünyasında yaptığımız yolculuktan

sonra biz okurlar kendi yaşamlarımızın ‘gerçek insanları’na saygı

duruşunda bulunacağız. Hepimiz o insanların hikâyelerini anlatacak,

yazacak ve giderek belleksizleşen bir toplumu kendi belleklerimizin

derinliklerinden gelen seslerle sarsacağız. Yoksa özür dileriz Cesi

demek için geç mi kaldık?

 

Kitabı okumak için tıklayın.

kaynak

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Eylül 7, 2010, 10:03 pm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: